Eviyle işi çok yakın olan ender İstanbul'lulardanım ben, çok şanslıyım yani. Ama bazen arabayı park edip ofise girmem gerektiğinde keşke biraz daha yolum olsaydı diye düşünmüyor değilim, neden mi, Power FM deki Geveze yüzünden! Doğum tarihi 1968-1976 arasına isabet edenlerden bu programı dinleyip de kendi çocukluğundan ve ilk gençliğinden kesitler bulamayacak olan yoktur eminim.
Bu sabah ışıklarda beklerken yan arabadaki adamın tuhaf tuhaf bana baktığını görünce birden kendime geldim, arabada yalnızdım ve kahkahalarla gülüyordum çünkü Geveze benim birebir yaşadığım "anket defterleri" konusunda derin bir fikir telakkisinde bulunuyordu arkadaşlarıyla:) Sorarım size, var mıdır Allah aşkına bir anket defteri olmayan ya da o defterlere iki satır yazmayan?? Yok değil mi?? Önce ad-soyad, doğum tarihi ile başlayıp asıl amaç olan hoşlandığın kıza-erkeğe mesaj gönderme sorularıyla devam eden o güzelim defterler:)) Ben böyle bir deftere hiç sahip olmadım çünkü ablama ve bana göz açtırmayan babamın bu defteri bulup beni afaroz etmesi hep korkutmuştu beni ama bol bol arkadaşlarımınkileri doldurdum. Hey gidi günler hey..
Yıllar önce daha üniversiteye giderken (yıllar önce mi? evveeeeeettt:() ortaokuldan itibaren hiç kopmadığımız en yakın arkadaşımın öğrenci evinde yine en eski arkadaşımın anket defterini okuyup katıla katıla gülmüştük. Benzer bir olay yakın zamanda eşimin ortaokul arkadaşlarından bir tanesinin toplu bir yemek sırasında bu defteri ortaya çıkarmasıyla grubun o akşamı müthiş keyifli geçirmesine sebep olmuştu:) Kim derdi ki o aptal defterler yıllar sonra bu işe yarayacak:)
Çok yaşa Geveze, sabah sabah beni hem güldürdün hem düşündürdün (Bu lafım da Cem Yılmaz'a dır:))
26 Şubat 2007 Pazartesi
15 Şubat 2007 Perşembe
Bu da Geçer Ya Hu
Leyla'nın Evi'nde yazıyordu, işgal zamanında İstanbul'lular evlerinin duvarlarına, işyerlerine üzerinde "Bu da Geçer Ya Hu" yazan yazılar aslarlarmış, çerçeveli çerçevesiz.. Son zamanlarda içinde bulunduğum durumdan mıdır nedir kendi kendime hep diyorum, bu da geçer, sabret..
Bakın bu güzel temenninin hikayesi neymiş..
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.
Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...” Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme...
Unutma, bu da geçer...” Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer...” Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır... O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.
Bu da geçer Ya Hû
‘Bu da geçer Ya Hû’ sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman ‘Bu da geçer’ mânâsına gelen ‘k’afto ta perasi’ demektedirler. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘in niz beguzered’ olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘bu da geçer’ yapılır. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna ‘Ya Allah’ mânâsına gelen bir ‘Ya Hû’ ilave edilip ‘Bu da geçer Ya Hû’ haline gelir.
Bakın bu güzel temenninin hikayesi neymiş..
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.
Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...” Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme...
Unutma, bu da geçer...” Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer...” Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır... O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.
Bu da geçer Ya Hû
‘Bu da geçer Ya Hû’ sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman ‘Bu da geçer’ mânâsına gelen ‘k’afto ta perasi’ demektedirler. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘in niz beguzered’ olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘bu da geçer’ yapılır. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna ‘Ya Allah’ mânâsına gelen bir ‘Ya Hû’ ilave edilip ‘Bu da geçer Ya Hû’ haline gelir.
8 Şubat 2007 Perşembe
Livaneli..

Oldum bittim severim Livaneli'yi. Adını ilk duyduğumda sanırım 8-9 yaşlarındaydım, yani 74 doğumlu olduğuma göre bu adın telaffuz edilmesinin pek de hoşlanılmadığı zamanlarda.. Annenannemin bahçesindeki dut ağacının altında oynarken eniştemin "Livaneli" dinlediğini söyleyivermişti kuzenim.. O zaman kadar hiç böyle garip bir ad ve soyad duymamıştım, kuzenim benden 2 yaş kadar küçük olduğu için herhalde kafadan atıyor diye düşünmüştüm, taaa ki bir gün evlerinde Zülfü Livaneli kasedi görene kadar..
Şimdi o hangi kasetti hatılamıyorum ama zaman geçtikçe, aklım başıma gelmeye başladıkça bu adamın gerçekten çok farklı bir kimliği olduğunu anlamaya, yaptığı müziklerden büyük keyif almaya, çok sevdiğim eniştemi daha da çok sevmeye başlamıştım. Yer Demir Gök Bakır filminin müziğini bunca yıldır dinlerim ama hala tüylerim diken diken olur, ilk dinlediğim gün gibi etkiler beni..Hele de Zor Yıllar albümündeki Nazım Hikmet şiiri "Vapur"a yaptığı şarkıyı arada aklıma geldikçe sesimi sala sala söylerim, "yürek değil çarıkmış bu manda gönünden,teper paralanmaz, taşlı yolları"..
Sanat hayatının 35. yılı için verdiği konsere gidemediğim için de nasıl pişmanım. Neyse ki "Efsane Konserler" cd si o atmosferi hissetmeme bir nebze olsun yardım etti..
Dün akşam da "Leyla'nın Evi'ni" bitirdim, çok güzel bir kurgu, yalın ama etkileyici bir anlatım..Kitabın arkasında yazanlar şöyle:
Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin...
Leyla: Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu...
Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu...
Rukiye-Roxy: Almanya’da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop’çı...
Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kişiliğin yaşamını, bir "İstanbul romanı"nda birleştiriyor. Kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi... Her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği günümüz Türkiyesi... Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi’nde, Bosnalılar Yalısı’nın ilginç dünyası...
Leyla’nın Evi, dünyada sadece yaptığı müzikle değil, çeşitli dillere çevrilen, sinemaya aktarılan ve ödül alan kitaplarıyla da tanınan Livaneli’nin Mutluluk’tan sonraki romanı...
Okuyun, dinleyin, pişman olmayacaksınız..
3 Şubat 2007 Cumartesi
Yine Tuzağa Düştüm


Halbuki kendi kendime söz vermiştim, izlemeyecektim şu tv dizilerini. Geçen yıldan izlemeye başladığım ve kafamı boşalttığına inandığım Beyaz Gelincik haricinde yeni hiçbir diziye başlamayacaktım. Aslında 2-3 hafta öncesine kadar bu sözümü tutmadım değil. Ancak son zamanlarda aile büyüklerinin yatılı ziyaretleri sırasında onların izlediği tv dizilerine göz ucuyla bakmadan edemedim. Çok methini duyduğum ama izlememek için ısrarla ayak dirediğim "Hatırla Sevgili" de bunlardan biriydi.. Geçen hafta annemin yaptığı özetle diziye epey bir hakim oldum. Ve dün akşam tek başıma izlediğim son bölümünde nerdeyse böğüre böğüre ağladım.. Aynen tiryakisi olduğum Çemberimde Gül Oya'da olduğu gibi..
Her iki diziden de sanırıyorum bu kadar etkilenmemin sebebi senaryoların yakın geçmişin gerçek öykülerinden esinlenerek hazırlanması.. Nasıl olup da hepi topu 50 yıl içersinde yaşandı bunca acılar anlayamıyorum.. Dün akşam ağladığım ordaki aşk değildi, aynen Çemberimde Gül Oya'da olduğu gibi.. Hep kendimi oradaki karakterlerin yerine koydum, nasıl böylesi acılara katlanabilmişler ve nasıl bunları yaşamak zorunda kalmış insanlar.. Hem de haketmedikleri şekilde, hem de cezalarının bu kadar ağır olması.. Dün bir kez daha şükrettim, iyi ki o dönemlerde yaşamadım, yoksa duyarlı her insanın benliğinde açılan o büyük yaralar mutlaka bende de olurdu.. şimdi bile yok değil mi sanki!
Ben dahil olayların bu kadar derinini bilmeyen bir çok gencin bu dizileri mutlaka seyretmesini tavsiye ediyorum, neler olmuş neler bitmiş bilmeli, günlük koşuşturmaların arasında dönüp bir de arkaya bakmalı..
17 Ocak 2007 Çarşamba
SEMA - EKHO

Seyyan Hanım, Afife Hanım, Mürşide Hanım, Deniz Kızı Eftalya, Suzan Lütfullah.... Hepsi de bir kuşun kanadında ‘petane’ Bize kalan birkaç taş plak, silik fotoğraflar, birkaç afiş, çok az yazılı belge, çok az anı, kulaklarımızda kalan cızırtılı ama şen şakrak, buğulu, duygulu içten gelen inanılmaz yorumlar... Operetler, tangolar, foksrotlar, birbirinden güzel şarkılar... şarkılar.Cumhuriyet döneminin kadınları... ‘Bir mum gibi durup mikrofonun önünde şarkı söylerdik, alkışımızı alıp yerimize otururduk, öyle elimizi kolumuzu sallamazdık’ diyen Seyyan Hanım... İlk Türk tangosu ‘Mazi Kalbimde Bir Yaradır’ ı seslendiren Seyyan Hanım...İstanbul’dan Lütfullah Sururi’yi , bir de şef Karlo Kapoçelli’yi aldığı gibi doğruca Hannover Polydor sütüdyolarına gidip, hem de oranın orkestrasıyla anlaşıp akıl almaz kısa sürelerde taş plaklar kaydeden Suzan Lütfullah... Teğmen eşlerine aşık olup, sahneleri terk edip, şarkı söylemekten vazgeçip, onların peşinden şark hizmetine giden kadınlar... Deniz Kızı Eftalya.... Bindi mi kayığa Boğaz’ın iki yakasından da duyulan efsanevi ses...Anılarda hanımlar... Çoktan ‘bir kuşun kanadında petane’ olan büyülü sesler...Efsane hanımları dinleyeceksiniz bu kez “Taş Plak Sesli” Sema’dan...
Bugünün en hoş tesadüfü "Taş plak sesli Sema" yı farketmem oldu benim için.. İki dostumla yediğim güzel bir öğle yemeğinden sonra müzik marketin önünden geçerken o güzel ses bizi içeriye çekiverdi..Neden daha önce kimseden duymadım, dergilerde gazetelerde neden bu muhteşem ses ve albümle ilgili iki satır yazı görmedim bilmiyorum. Hemen yazmak istedim bloguma, beni okuyan olur da sayemde Sema ile tanışırsa ne mutlu bana:)
5 Ocak 2007 Cuma
Asla Unutulmayacak Bir Olay
Bu olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş."Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi.Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:"Çok özür dilerim geciktim.Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi."Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:"Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:
"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."
Çok beğendiğim bu hikaye daha önce e-mail ile gelmişti, geçenlerde de www.turkpsikoloji.com adresinin ana sayfasında gördüm. Paylaşmak istedim..
"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."
Çok beğendiğim bu hikaye daha önce e-mail ile gelmişti, geçenlerde de www.turkpsikoloji.com adresinin ana sayfasında gördüm. Paylaşmak istedim..
13 Aralık 2006 Çarşamba
Birikmiş Haberler
Çok ihmal etmişim blogumu, iş-güç, bir de nedense zaman zaman zorlanıyorum yazmakta.. Hemen aklımdakileri ufak ufak anlatayım..
Ufaklığın okul macerası güzel başladı ama 5 gün gittikten sonra şifayı fena kaptı, 2 günde zor düşürdüğümüz ateşin sebebi enfeksiyonmuş, muhtemelen okuldan kaptı:( Şimdi takvime bakıyorum tam 1 ay olmuş ve hala öksürüğü devam ediyor. Ama 7 Aralık itibariyle evimize daha yakın olan ve abimizin de daha önce gittiği kreşe ikişer saat gitmeye başladık. Abimizin öğretmenleri hala devam ettiği için onu da istediler ilk iki gün, değişiklik oldu Ona da.. Uzun lafın kısası güzel gidiyor şimdilik, umarım sıkılmaz.. Ancaaaakkk yoğun bir 2 yaş sendromu yaşıyoruz:( Meğer ne beter bir süreçmiş bu, büyük oğlumda hiç görmedik biz böyle şeyler, zaman zaman çok zorlanıyorum ve tükendiğimi hissediyorum. Bir huysuzluk, bir ağlama krizi, bir dediğim dedik durumları, sormayın:( Ama yapacak bişey yok, geçecek, düzelecek, bir arkadaşımın tabiriyle sabırmaktan başka çare yok:) Allah önce bakıcımıza -zira O bizden çok daha fazla vakit geçiriyor çocuklarla- sonra da bize sabır versin..
Benim paşa oğlum okuma-yazma olayını halleti sayılır, elbette sular seller gibi değil ama yine de bence kolay ve sancısız halletti bu işi. El yazısına alıştı, inanması zor ama şimdi bana düzyazının ne kadar zor olduğunu söylüyor:) Derslerine inanılmaz derecede sadık, ne ben böyleydim -en azından onun yaşındayken-, babası da değilmiş, kime çekti bilmem:) Fakat öğretmeni okulda olur olmaz sebepten çok ağladığını söylüyor ki kesinlikle gözümün önüne gelebiliyor oğlumun bu hali. Geçen gün koştururken sıraya takılıp düşmüş ve olay tam öğretmeninin gözüönünde olmuş. Bizimki sırada oturan ve efendiliği her halinden belli arkadaşının üstüne "neden bana çelme taktın" diyerek yürümemiş mi! Herne kadar 1. sınıfa gitse de gösterişi 4.-5. sınıf gibi, yani mazallah arkadaşına bir vursa çocuk cidden darbe alabilir:( Öğretmeni zor ayırmış bizimkini çocuktan, oğlum demiş, kendin takıldın sıraya, ben gördüm, arkadaşın yapmadı ki.. Bu sefer başlamış ağlamaya.. Öğretmen de kızmış, böyle bebek gibi ağlayarak sınfın huzurunu bozma, beni ve arkadaşlarını çok üzüyorsun demiş. Vayy sen misin bunu diyen, bu sefer iyice basmış yaygarayı, gidip elini yüzünü yıkamış da kendine gelmiş. Evde de benzer şeyler yaptığı için öğretmenin anlattılarını çok iyi tahmin edebiliryorum. Ertesi gün öğretmenine mektup yazmış, öğretmeni benimle de paylaştı bunu, sizinki bana tehdit mektupları yazıyor diye:) Bazı harfleri unutulmuştu ama özet olarak kağıtta şunlar yazıyordu "sen bana böyle söylersen, ben de bundan sonra seni sevmem:)))" hem güldüm, hem de medeni cesaretine şaştım oğluşun, yani bizim zamanımızda biz öğretmenimize böyle şeyler yazacaktık haaa, pehhhhhhh:))
23 Kasım doğumgünümdü:) Çok sevindiğim bir hediye aldım, eski bir arkadaşım ofisin yakınlarından geçerken uğramış ve doğumgünüm olduğunu duyunca yeni geldiği Venedik seyahatinden getirdiği çok hoş bir çift küpeyi cüzdanından çıkarıp bana verdi:) hep sevinmişimdir beklenmedik hediyelere, bu da beni pek bir şımarttı, mutlu etti. İşten çıkarken bir başka arkadaşımın gönderdiği çok güzel bir çiçekle karşılaştım:) eve gittim, evde de güzel bir çiçek, eşim almış:) Tam üstümü değiştirecekken eşim yok dedi, Fundalar çağırdı.. Funda ve Erdemle neredeyse çocukluğumuzdan beri tanışıyoruz, hatta tam olarak Erdemle ilkokuldan, Funda ile de ortaokuldan beri arkadaşız, 20-25 yıl gibi bir zamandan bahsediyorum, az değil.. Ve ne tesadüftür ki koskoca İstanbul'da altlı üstlü oturma şansına sahip olduk. Funda ve eşim plan yapmışlar meğer, bir güzel sofra hazırlanmış doğumgünüm şeferine, bir güzel pasta alınmış bana, ben mutlu olmayayım da kimler olsun, di mi ama?:) Çok keyifli bir geceydi, çoluk çocuk eğlendik..
Bir ay yazmayınca pat diye toparlayamıyor insan, ama özet (özet miiii???) bu kadar sanırım. arayı soğutmamak lazım, tembelliğe lüzum yok!
Ufaklığın okul macerası güzel başladı ama 5 gün gittikten sonra şifayı fena kaptı, 2 günde zor düşürdüğümüz ateşin sebebi enfeksiyonmuş, muhtemelen okuldan kaptı:( Şimdi takvime bakıyorum tam 1 ay olmuş ve hala öksürüğü devam ediyor. Ama 7 Aralık itibariyle evimize daha yakın olan ve abimizin de daha önce gittiği kreşe ikişer saat gitmeye başladık. Abimizin öğretmenleri hala devam ettiği için onu da istediler ilk iki gün, değişiklik oldu Ona da.. Uzun lafın kısası güzel gidiyor şimdilik, umarım sıkılmaz.. Ancaaaakkk yoğun bir 2 yaş sendromu yaşıyoruz:( Meğer ne beter bir süreçmiş bu, büyük oğlumda hiç görmedik biz böyle şeyler, zaman zaman çok zorlanıyorum ve tükendiğimi hissediyorum. Bir huysuzluk, bir ağlama krizi, bir dediğim dedik durumları, sormayın:( Ama yapacak bişey yok, geçecek, düzelecek, bir arkadaşımın tabiriyle sabırmaktan başka çare yok:) Allah önce bakıcımıza -zira O bizden çok daha fazla vakit geçiriyor çocuklarla- sonra da bize sabır versin..
Benim paşa oğlum okuma-yazma olayını halleti sayılır, elbette sular seller gibi değil ama yine de bence kolay ve sancısız halletti bu işi. El yazısına alıştı, inanması zor ama şimdi bana düzyazının ne kadar zor olduğunu söylüyor:) Derslerine inanılmaz derecede sadık, ne ben böyleydim -en azından onun yaşındayken-, babası da değilmiş, kime çekti bilmem:) Fakat öğretmeni okulda olur olmaz sebepten çok ağladığını söylüyor ki kesinlikle gözümün önüne gelebiliyor oğlumun bu hali. Geçen gün koştururken sıraya takılıp düşmüş ve olay tam öğretmeninin gözüönünde olmuş. Bizimki sırada oturan ve efendiliği her halinden belli arkadaşının üstüne "neden bana çelme taktın" diyerek yürümemiş mi! Herne kadar 1. sınıfa gitse de gösterişi 4.-5. sınıf gibi, yani mazallah arkadaşına bir vursa çocuk cidden darbe alabilir:( Öğretmeni zor ayırmış bizimkini çocuktan, oğlum demiş, kendin takıldın sıraya, ben gördüm, arkadaşın yapmadı ki.. Bu sefer başlamış ağlamaya.. Öğretmen de kızmış, böyle bebek gibi ağlayarak sınfın huzurunu bozma, beni ve arkadaşlarını çok üzüyorsun demiş. Vayy sen misin bunu diyen, bu sefer iyice basmış yaygarayı, gidip elini yüzünü yıkamış da kendine gelmiş. Evde de benzer şeyler yaptığı için öğretmenin anlattılarını çok iyi tahmin edebiliryorum. Ertesi gün öğretmenine mektup yazmış, öğretmeni benimle de paylaştı bunu, sizinki bana tehdit mektupları yazıyor diye:) Bazı harfleri unutulmuştu ama özet olarak kağıtta şunlar yazıyordu "sen bana böyle söylersen, ben de bundan sonra seni sevmem:)))" hem güldüm, hem de medeni cesaretine şaştım oğluşun, yani bizim zamanımızda biz öğretmenimize böyle şeyler yazacaktık haaa, pehhhhhhh:))
23 Kasım doğumgünümdü:) Çok sevindiğim bir hediye aldım, eski bir arkadaşım ofisin yakınlarından geçerken uğramış ve doğumgünüm olduğunu duyunca yeni geldiği Venedik seyahatinden getirdiği çok hoş bir çift küpeyi cüzdanından çıkarıp bana verdi:) hep sevinmişimdir beklenmedik hediyelere, bu da beni pek bir şımarttı, mutlu etti. İşten çıkarken bir başka arkadaşımın gönderdiği çok güzel bir çiçekle karşılaştım:) eve gittim, evde de güzel bir çiçek, eşim almış:) Tam üstümü değiştirecekken eşim yok dedi, Fundalar çağırdı.. Funda ve Erdemle neredeyse çocukluğumuzdan beri tanışıyoruz, hatta tam olarak Erdemle ilkokuldan, Funda ile de ortaokuldan beri arkadaşız, 20-25 yıl gibi bir zamandan bahsediyorum, az değil.. Ve ne tesadüftür ki koskoca İstanbul'da altlı üstlü oturma şansına sahip olduk. Funda ve eşim plan yapmışlar meğer, bir güzel sofra hazırlanmış doğumgünüm şeferine, bir güzel pasta alınmış bana, ben mutlu olmayayım da kimler olsun, di mi ama?:) Çok keyifli bir geceydi, çoluk çocuk eğlendik..
Bir ay yazmayınca pat diye toparlayamıyor insan, ama özet (özet miiii???) bu kadar sanırım. arayı soğutmamak lazım, tembelliğe lüzum yok!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)